Kolesterol Bir Düşman, Değil mi



Kolesterol Bir Düşman, Değil mi
Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

Kolesterol, kolestorol, kolestrol, deniliyor, doğrusu kolesterol. Siz de ona düşman mısınız? Eğer öyleyse ben sizin aksinize kolesterolü seviyorum ve sorunu kolesterolde değil, gıda sanayi marifetiyle bozulan hayvansal-bitkisel gıdalarda görüyorum.

Kolesterol nedir biliyor musunuz bilmiyorum ama bildiğim şu ki; birçokları daha kolesterolün ne olduğunu bilmeden ona düşman kesilmişler. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıp demişler, işte bu yazı kolesterol hakkında sizi gerçekten “aydınlatan” bir yazı. Öyle “aman kolesterol çok kötü, pek fena, kolesterolsüz besinler şu şu, bunları yiyin” diyen o alıştığınız yazılar gibi bir yazı değil.

Bu yazı da uzun bir yazı, biliyorum birçoğumuz uzun yazı okumayı sevmeyiz, isteriz ki ihtiyacımız olan bilgiler 2 satırda olsun, bizde her şeyi anlayalım. Bu istek sizde de varsa lütfen ona kulak asmayın, bu uzun ve güzel yazıyı okuyun. Zaten bir başladıktan sonra devamı yazının güzel üslubunun da yardımıyla su gibi geliyor.

Yazıdaki yalın gerçekler bazılarını çok şaşırtacaktır eminim, örneğin kolesterolün sadece hayvansal gıdalarda olduğunu, bu nedenle bitkisel besinlerde bulunamayacağı ve bitkisel ürünlerdeki “kolesterolsüz” ibarelerinin, insanların kolesterol korkularını kullanarak “söğüşlemek” olduğunu anlayınca herhalde yazının devamını da okumanıza gerek olduğunu hissedersiniz.

Her yazıdan önce yazarlarına yeniden teşekkür ederek siteyi bir teşekkür sitesine çevirmek istemiyorum ama yazıları siteye eklemeden önce mutlaka okurum. Bazı yazıları ilk kez görüyorum, bu yazıda onlardan biriydi ve okuyunca içimde bilgilendirilmekten dolayı oluşan gönül borcunu dışa vurmadan edemedim:“Çıkar gözetmeksizin öğrendiği gerçekleri bizimle paylaşan bütün araştırmacılara sonsuz teşekkürler.”(BodyTR Editör)

Kolesterol Bir Düşman, Değil mi?

Kolesterôl kelimesi bugün en az yağ kelimesi kadar tüketicileri korkutan bir beslenme terimi haline gelmiştir. Yumurta dâhil birçok hayvansal gıda, kolesterôl içerikleri nedeniyle ya çok az tüketilir, ya da diyetimizden çıkartılır olmuştur. Bunun nedeni, vücuttaki yüksek kolesterôlün, gelecekteki bir kalp damar rahatsızlığının en önemli belirtilerinden birisi olduğu yönündeki iddialardır. Acaba diyetle alınan kolesterôl, vücuttaki kolesterôl artışının gerçek sebebi midir, yoksa bu artış daha başka faktörlere mi bağlıdır? Ayrıca kan kolesterôl seviyesinin diyet ve ilaçlar ile kontrol altına alınması, bizi koroner hastalıklara karşı koruyacak mıdır?

Bu soruların yanıtlarını vermeden önce, kolesterôlün ne olduğunu ve ondan bu kadar korkmak gerekip gerekmediğini açıklayalım. Doktor Cemil Demir’in “Yumurta Kolesterôl Suçlusu Olabilir mi?” başlıklı yazısında da belirttiği gibi kolesterôl, hayvansal organizmalarda çok önemli işlevleri yürüten, moleküler ağırlığı yüksek, karaciğer dâhil birçok doku hücresinde üretilen bir alkol türevidir (1,2). Kolesterôl, ancak hayvansal organizmalarda üretilebildiği için, bitkisel kaynaklı besinlerde bulunamaz. O nedenle marketlerde satılan bitkisel yağların şişelerinin üzerinde sıklıkla okuduğumuz “kolesterôlsüz”, “düşük kolesterôl” ya da “sıfır kolesterôl” gibi ibareler, satışı arttırmaya çalışan, mantıksız ve gereksiz iddialardır.

Kolesterôlün vücutta aldığı belli başlı görevler şunlardır (2, 3, 7);

1- Kolesterôl, doymuş yağlar ile birlikte hücre zarına gerekli sertliği ve stabiliteyi verir. Diyetle alınan hayvansal yağlar yerini tamamen bitkisel yağlara bıraktığında, vücuttaki hücrelerin zarları yumuşak bir yapı haline gelmeye başlar. Bunun önüne geçmek için vücut, yani dokuları yeniden sertleştirmek için kandaki kolesterôlü kullanır. Bitkisel yağlar kullanılmaya başlandığında serum kolesterôlünün geçici olarak düşmesinin nedeni de bundandır.

2- Kolesterôl östrojen, testosteron ve adrenalin gibi stres düzenleyici ve seksüel belirleyici özelliği bulunan hormonların hammaddesidir. Bu hormonlar vücudu strese ve kanser gibi hastalıklara karşı korurlar.

3- Yağda eriyen bir vitamin olan ve vücutta kemik gelişiminin kontrol edilmesi, sinir sisteminin düzgün fonksiyonu, büyüme, mineral emilimi, insülin üretimi ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirme gibi hayâti görevlere sahip D vitamini kolesterôlden üretilir.

4- Besinlerle alınan yağların sindirilmesini sağlayan safra tuzları, yine kolesterôlden üretilir.

5- Kolesterôl, vücudun bir bakıma antioksidanı gibidir. Kalp damar hastalıklarına ve kansere yol açan serbest radikallerin hasarlarını önlemek için vücut, kolesterôlü kullanır. Yaşlandıkça kolesterôl seviyesinin doğal olarak artmasının nedeni, artan serbest radikal aktivitesidir.

6- Beyindeki serotonin reseptörlerinin düzgün fonksiyonu için kolesterôle ihtiyaç vardır. Serotonin, bir bakıma vücudun doğal “kendini iyi hissetme” ilacıdır. Düşük kolesterôllü bir diyet uygulayan deneklerde bu nedenle saldırganlık, mutsuzluk belirtileri ve intihar girişimleri daha sık görülmüştür.

7- İnsanoğlunu 2,8 milyon yıllık bir evrim süresince ayakta tutan en önemli besin maddesi olan anne sütü, kolesterôl açısından çok zengindir. O nedenle özellikle çocukların beyin ve sinir sisteminin düzgün gelişebilmesi için kolesterôl çok önemlidir.

8- Gıdalarla alınan kolesterôl, sindirim sistemi organlarının iç çeperlerini sağlamlaştırarak, aşırı besin geçirgenliği olarak bilinen “Leaky gut” sendromu hastalığına karşı vücudu korurlar.

Serum kolesterôlü neden yükselir?

Birçoğumuz, kolesterôlü yüksek yiyeceklerin, vücudumuzun serum kolesterôl seviyesini arttırdığını sanır. Ancak araştırmalar, diyet ile gelen kolesterôlün, vücut kolesterôl seviyesine çok az tesir ettiğine işaret etmektedirler. Bu konuda Doktor Cemil Demir, Prof. Doktor Mary Enig ve Prof. Doktor Uffe Ravnskov görüş birliğindedirler (1, 3, 4). Bu araştırmacılara göre vücut kolesterôl seviyesinin artması ya da azalması, vücut ağırlığındaki önemli değişiklikler, psikolojik strese, fiziksel aktivite ya da sigara kullanımı gibi yıpratıcı ve serbest radikal aktivitesini arttırıcı faktörlere bir cevap olarak gelişmektedir.

Kolesterôlü yüksek yiyecekler, bildiğimiz gibi hayvansal kaynaklı yiyeceklerdir. Bunu daha kolay açıklayabilmek için, egzersiz ve beslenme uzmanı Paul Chek’in “bir çift göz” kuralını kullanabiliriz (5). Öyle ki eğer yediğiniz besin, gözleri olan bir varlıktan geliyor ise kolesterôle sahip demektir. Sığır, hindi, tavuk, balık hatta ve hatta karides bile bir çift göze sahiptir. Eğer bu besinlerin bol tüketilmesi, serum kolesterôlümüzdeki yükselmenin asıl nedeni olsaydı, bu tür besinleri en çok tüketen toplumların serum kolesterôllerinin zirveye çıkıyor olması gerekirdi. Hâlbuki önceki bölümde bahsettiğimiz Afrikalı yerliler ve Masai halkı üzerinde yapılan deneylerde yedikleri onca hayvansal gıdaya rağmen bu insanların serum kolesterôl seviyeleri 170 mg/L üzerine çıkmamaktadır (4). Bu da neredeyse ortalama bir batılı orta yaşlı insanın serum kolesterôlünün üçte ikisi değerindedir.

Profesör Doktor Ravnskov’a göre diyetimizdeki kolesterôlün kontrol altına alınması, kan kolesterôlü seviyemizi ancak yüzde 0 ila yüzde 4 oranları arasında etkileyebilmektedir (4). Bu değerin daha fazla üzerine çıkmayı hedefleyen katı diyetlere uzun süre devam edebilen henüz çıkmamıştır. Bunun nedeni de diyet ile alınan kolesterôlün yaklaşık 3–4 mislinin aslında vücudumuzda karaciğer ve bazı sindirim organları tarafından yapılıyor olmasıdır.

Bazı insanlarda neden kolesterôl normalin üzerinde olur?

Şimdi asıl sorumuza geçelim. Kolesterôlün doğuştan metabolik aksaklıklar nedeniyle aşırı sentezlendiği istisnai hadiseler dışında, neden bazı insanlarda kolesterôl değerleri normalin üzerine çıkar?

Profesör Doktor Enig, karaciğerimizin ve diğer bazı dokularımızın aşırı kolesterôl üretmelerinin nedenini, polis/suçlu örneklemesiyle anlatmaya çalışır (6). Bilindiği gibi vücut içindeki hücreler sürekli yıpranmakta ve zamanla yer değiştirmektedir. Vücutta fiziksel ya da psikolojik stresler arttığında (Örneğin enflamatuvar (iltihabi) yıpranmalar, yaşlanma, düzensiz ve yetersiz uyku, sigara, alkol kahve kullanımı, aşırı kilo alımı ya da aşırı kilo kaybı, besin değeri düşük işlenmiş gıdaların sürekli tüketilmesi, uzun süre egzersiz yapmama ya da ani bir ağır egzersiz programına başlama, işyeri ya da duygusal ilişki kökenli stresler vs.) atar damarlarımızın da dâhil olduğu birçok vücut dokusunda yıpranma artmaktadır (3-8). Bu tür yıpranmalara en güzel örnek, alternatif tıp doktorlarının yakından tanıdığı, “Leaky Gut” Sendromu olarak bilinen ve bağırsak duvarlarındaki hücreler arasında bulunan dar açıklıkların genişlemesi sonucu tam sindirilemeyen besin parçacıklarının (antijen) vücut bağışıklık sisteminde bir reaksiyon ve iltihaplaşma başlatması durumudur. “Leaky Gut” Sendromu’na sebep veren başlıca etmenler, enzim oranı düşük besinler (aşırı pişmiş ve işlenmiş), alkol, buğday, yulaf ve çavdar gibi glüten (bir tür tahıl proteini) içeren tahıllar ve uzun süre antibiyotik kullanımıdır (9,10). Bu durumda vücudumuzun kolesterôle duyduğu ihtiyaç artacaktır çünkü kolesterôl molekülleri hasarın meydana geldiği yerlerde bir antioksidan gibi davranır ve hasarı onarmaya çalışır. Bunu tıpkı suç oranının çok yüksek olduğu bir yerleşim bölgesinde daha çok polise ihtiyaç duyulması gerektiğine benzeten Doktor Enig, kalp damar hastalıklarını kolesterôle bağlamanın, tıpkı yüksek suç oranı olan o bölgedeki hırsızlıklar ve ölümlerden polisi sorumlu tutmak demek olduğunu belirtmektedir.

Yüksek kolesterôl kalp hastalıklarının bir nedeni olabilir mi?

Doktor Ravnskov’un, son 30 yıl içerisinde serum kolesterôlü değerleri ile kalp hastalıkları arasındaki ilişkiye kanıt olarak gösterilen araştırmalarda farkına vardığı en ilginç veri, erkek bireylerde yaş 47’yi aştığı andan itibaren kolesterôl değerlerinin hiçbir anlamının kalmaması durumudur (4). Bir başka deyişle, 48 yaş ve üzerindeki erkek bireylerin kolesterôlü düşük ya da yüksek olsun, kalp hastalığına yakalanma oranları arasında temel bir fark bulunamamaktadır. İnsanlarda serum kolesterôlü değerleri genellikle 50 yaş civarlarına geldiğinde ulaşabileceği en yüksek değerine ulaşır. Ancak damar sertliklerinin ilk belirtileri 30 yaş gibi çok daha genç yaşlarda bile başlayabilmektedir. Bu bilgilerin ışığında Doktor Ravnskov, kolesterôl kampanyalarını destekleyenlere şu iki soruyu yöneltmektedir;

1. Eğer yüksek kolesterôl gerçekten de iddia edildiği gibi kalp hastalıklarının önemli nedenlerinden birisi ise, nasıl olur da kolesterôlün çok daha düşük seyrettiği 30’lu yaşlarda risk faktörü olabilecek iken, serum kolesterôlünün azami değerlere ulaştığı 48 yaşlarında artık bir risk faktörü olmaktan çıkmaktadır?

2. Ayrıca, eğer kalp krizi vakalarının yüzde 95’inden fazlası biz 48 yaşını geçtikten sonra oluşuyor ve bu yaşlarda kolesterôlün bir önemi kalmıyor ise birçoğumuzun kolesterôlü ve hayvansal yağları dert etmesinin ne gereği var?”

Bu görüşe destek veren bir araştırma, Dr. Harlan Krumbholz’un Yale Üniversitesi’nde yaptığı ve bine yakın yaşlı insanı inceleyen araştırmadır. Dört sene süren araştırmalar esnasında düşük kolesterôle sahip bireylerde görülen kalp krizi vakalarının, neredeyse yüksek kolesterôle sahip bireylerde görülen vakalara göre iki misli daha fazla olduğu gözlemlenmiştir. Öyle ki, doktorların vardığı sonuç şudur; “Serum kolesterôlündeki her bir miligramlık düşüş, koroner hastalık ve ölüm riskini yüzde 11 arttırmaktadır” (4).

Örneklerimiz, bunlarla bitmiyor. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan araştırmalar, yüksek kolesterôlün kalp hastalığı riski taşıdığı teorisini desteklemeyen sonuçlar bulmaktadır. Kanada’lı Doktor Gilles Dagenais, 5000 orta yaşlı erkeği inceleyen ve 12 senede tamamlanan araştırmalarında yüksek kolesterôl ve kalp hastalıkları arasında bir ilişki bulamamışlardır (4).

İsveç’li doktor Lars Carlson’un hastane raporlarına göre düşük kolesterôle sahip bireyler, yüksek kolesterôle sahip bireylerle hemen hemen eşit oranda kardiyovasküler ölüm riski taşımaktadır. Yine aynı şekilde Rusya’da Doktor Dmitri Shestov başkanlığındaki Rus Tıp Akademisi bilim adamları, aslında düşük kolesterôlün koroner hastalıkların riskini daha fazla arttırdığını gözlemlemişlerdir (4).

Doktor Ravnskov’un kolesterôl ile ilgili yapılan araştırmaların büyük bir çoğunluğunda gözlemlediği diğer bir sonuç, yaş ne olursa olsun kolesterôlün kadınlarda kalp hastalıkları için bir risk faktörü olmayışıdır. Tam tersine kadınlar için düşük kolesterôl, yüksek kolesterôlden daha fazla ölüm riski taşımaktadır.

Öyle ki Fransız Doktor Bernard Forette ve arkadaşlarının Paris’te yaptığı bir araştırmanın sonuçlarına göre en yüksek kolesterôl değerlerine sahip kadınlar en uzun yaşamakta, düşük kolesterôle sahip kadınlarda ise ölümler ve hastalıklar, yüksek kolesterôle sahip olanlara oranla 5 kat daha fazla olmaktadır (4).

Simdi kolesterôl ve kalp damar sağlığı arasındaki ilişkiyi inceleyen bütün bu araştırmalardan elde ettiğimiz sonuçları toparlayalım. Yüksek kolesterôl erkeklerde 30 yaşlarında risk olmaya baslarken, 48 yaşından itibaren risk olmaktan çıkmaktadır. Yaşlılar için yüksek kolesterôl aslında koruyucu ve yaşam süresini uzatıcı etkiye sahip olabilmektedir. Yüksek kolesterôl Amerikalılar için risk taşırken, Kanadalılar, İsveçliler ve Ruslar için risk taşımamaktadır. Son olarak yüksek kolesterôl erkeklerde risk faktörü iken, kadınlarda olmamaktadır. Bu çelişkiler göstermektedir ki kolesterôl ile koroner hastalıkları arasındaki ilişki hiç de düşünüldüğü gibi basit bir sebep ve sonuç ilişkisi değildir. Bu ilişki o kadar zayıftır ki kolesterôl hususunu tek başına tehlikeli bir faktör olmaktan çıkartır, onu daha çok diğer tehlikeli faktörlere karşı vücudun bir sinyal mekanizması haline getirir. O nedenledir ki kolesterôl düşürücü ilaçları kullanarak olağan hayat şartlarına devam eden bireyler, bu sinyali kesmekte, ancak asıl tehlikeli faktörlere karşı herhangi bir önlem almamış olmaktadırlar. Bu tehlikeli faktörlerin başında sigara kullanımı, düzensiz ve sağlıksız beslenme, aşırı kilolar, yüksek tansiyon, hareket azlığı ve stres gelmektedir. Bu faktörlerin hiç birisi diğerinden daha az önemli değildir, örneğin birçoklarının hiç ihtimal vermediği duygusal stres faktörü, bazı vakalarda kolesterôlü birdenbire yüzde 50 oranında arttırmıştır (4).

Şimdi bu durumda acaba olası bir kalp hastalığına asıl neden bu artan kolesterôl müdür, yoksa onu ilk başta arttıran duygusal stres mi?

Kolesterôlün iyisi kötüsü olur mu?

Bu bölümün başlarında da belirttiğimiz gibi kolesterôl molekülleri, tıpkı yağ moleküllerinde olduğu gibi suda çözünemez bir yapıya sahiptir. Bu nedenle kan içerisinde tek başlarına değil, küre biçimindeki, yağ ve protein moleküllerinden oluşan ve lipoprotein adı verilen yapılar vasıtasıyla taşınırlar. Bu lipoproteinlerin suda çözünmesi, kabuk kısımlarında bulunan ve çözünme özelliği yüksek proteinler sayesinde mümkün olur. Bu şekilde lipoproteinler, kolesterôlü tıpkı bir denizaltı misali kan içerisinde vücudun bir yerinden başka bir yerine taşırlar (4). Bu denizaltılar, diğer adıyla lipoproteinler, yoğunluklarına göre değişik kategorilere ayrılmışsa da, bunlardan özellikle ikisi en çok bilinenleridir. Bunlardan ilki, yüksek yoğunluklu lipoproteinlerdir (HDL), iyi huylu kolesterôl olarak adlandırılırlar ve vücutta taşınan toplam kolesterôlün yüzde 10-15’ini oluştururlar. Görevleri, kolesterôlü içerisinde damar çeperlerinin de bulunduğu bir grup dış dokudan karaciğere getirmektir. Kolesterôl burada ya safra yardımıyla vücuttan atılır, ya da başka görevler için kullanılır. Düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL), diğer adıyla kötü huylu kolesterôl molekülleri ise zıt yönde çalışır ve toplam lipoprotein miktarının yüzde 60 ila yüzde 80’ini oluşturur. Vücudun diş dokuları, damar duvarları ve birçok hücre ekstra kolesterôle ihtiyaç duyduğunda LDL denizaltılarını çağırırlar ve böylece bu denizaltılar vasıtasıyla kolesterôl, en çok üretildiği yer olan karaciğerden ilgili hücre ve dokulara iletilir (4).

Konumuzla ilgili bu kısa bilgiden sonra gelelim asıl cevaplanmasını istediğimiz soruya. Acaba neden vücut için önemli biyolojik fonksiyonları bulunan ve kanda doğal olarak bulunan bir madde, taşıma işini karaciğerden dokulara doğru yaparken “kötü huylu” olarak adlandırılıyor da, bu işlemi zıt doğrultuda yaparken “iyi-huylu” olarak adlandırılıyor? Bunun nedeni, birçok araştırmanın, normal değerlerin altındaki HDL miktarı ile normal değerlerin üzerindeki LDL miktarının kalp krizi riskini arttırdığı yönündeki sonuçlarıdır. Bunun bir diğer deyişi, HDL’nin LDL’ye oranı düşük ise bu bir koroner hastalığı risk faktörüdür. Ancak bir önceki kısımda okuduğunuz bilgilerin ışığında biliyorsunuz ki risk faktörü denilen husus, neden ile aynı şey değildir ve bilinmeyen bir başka neden, kalp krizine sebebiyet verirken aynı zamanda yüksek ve düşük yoğunluklu lipoproteinlerin birbirine olan oranını da değiştirmiş olabilir. Aslında bizce risk göstergesi tabiri daha uygundur.

Doktor Ravnskov “Kolesterol Safsataları=The Cholesterol Myths” isimli kitabında bu durumu, olası diğer zararlı faktörlerin HDL/LDL oranına nasıl direkt etki ettiğini örnekleriyle açıklamıştır (4). Bunlardan ilki, fazla kilolardır. Araştırmalar göstermiştir ki daha düzenli ve kaliteli beslenerek bir miktar fazla kilolarından kurtulan, kolesterôl seviyeleri için hiçbir tedavide bulunulmayan yüzlerce birey, HDL/LDL oranını iyi yönde geliştirmiştir. Sigara kullanmak, LDL kolesterôlünü arttırarak HDL/LDL oranını negatif yönde etkilemektedir. Bir diğer örnek, düzenli ve seviyeye uygun yapılan egzersizdir. Fiziksel egzersizin dünya genelinde HDL oranını neredeyse yüzde 40’lara varan oranda arttırdığı birçok araştırmacı tarafından kanıtlanmıştır. Ayrıca aşırı stresin önemli rol oynadığı bilinen yüksek tansiyon hastalarının hemen hepsinin HDL/LDL oranı düşüktür.

Bütün bu örneklemelerin ardından Doktor Ravnskov otoritelere şu soruyu yöneltmektedir; Acaba problemin kendisi şişman, sigara tiryakisi, hareketsiz ve aşırı stresli olarak yaşamaya devam etmek mi, yoksa basitçe düşük HDL/LDL oranına, ya da çokça “kötü-huylu” kolesterôle sahip olmak mı? Doktor Ravnskov’un bu soruyu sormasının çok önemli bir nedeni var. O da şimdiye kadar HDL ve LDL oranlarının kalp hastalığı ile olan ilişkisini inceleyen araştırmaların birçoğunda bireylerin yaşı, sigara kullanımı, fiziksel egzersiz miktarı, kilosu ve stres miktarı hesaba katılmamıştır. Bu değişkenlerin hepsinin hesaba katıldığı çok az sayıdaki araştırmada da gözlemlenmiştir ki HDL/LDL oranının tek başına bir risk faktörü olarak taşıdığı önem, istatistiksel olarak bir anlam ifade etmeyecek kadar düşüktür, hatta ve hatta toplam kolesterôl faktöründen bile daha düşüktür (4). O nedenledir ki diyet ve ilaç yolu ile LDL kolesterôl rakamlarının aşağılara çekildiği, kolesterôl kampanyası destekleyenlerinin ballandıra ballandıra “ondan fazla araştırmada…” diye anlattığı, hâlbuki gerçekte topu topu 4 araştırmanın sadece birisinde ölümcül olmayan bir tür kalp hastalığı kontrol altına alınabilmiştir.

LDL Kolesterôlünün “kötü huylu” olarak adlandırılmasının bir diğer nedeni, Nobel ödülü sahibi Michael Brown ve Joseph Goldstein’in ailevi hiperkolesterôlemi adı verilen genetik bir metabolizma hastalığına sahip bireylerde aşırı oranlarda LDL kolesterôlünün damarlarda yarattığı değişiklikleri keşfetmeleri ve bu sistemin normal insanlarda da benzer şekilde çalışıyor olması gerektiği yolundaki iddialarıdır (4). Ancak daha önce de söylediğimiz gibi eğer LDL kolesterôlü gerçekten asıl suçlu olsa idi, toplam kolesterôle göre daha güçlü bir risk faktörü olması gerekirdi ki bunun böyle olmadığını yukarıda açıklamıştık. Üstelik kolesterôl metabolizması, az görülür bir genetik hastalık nedeniyle bozulmuş olan bu insanlardan elde edilen verilerle, bizlerin durumunu aynı kategoriye koymak sizce biraz zayıf bir tahmine dayalı hareket etmek değil midir? Damar sertliğinin nedeni yüksek kolesterôl mü? Her ne kadar kolesterôl hakkında az çok bilim adamlarının görüş birliğine varamadığı bazı hususlar olsa dahi, bir iddia vardır ki sanki yerçekimi kanunu gibi tartışmasız kabul edilmiştir. Bu iddia, kanda yüksek oranda bulunan kolesterôlün damarlarda ilerlerken zamanla damar duvarlarında anormal sertliklere ve tıkanıklıklara yol açtığı iddiasıdır. Damar sertliğinin ve tıkanıklıkların oluşmaya başlaması için kolesterôlün ne kadar yüksek olması gerektiği tartışılır, ancak sertliğe ve tıkanıklığa yol açanın gerçekten kolesterôl olup olmadığı hiç tartışılmaz. Kitabımızın bu bölümünde sonsuza kadar kapatılmış gibi görünen bu konuyu gerçeklerle yeniden açacağız.

Öncelikle damar sertliğinin ne olduğunu anlamaya çalışalım. İnsanoğlu yaşlandıkça kanı kalpten uzağa pompalamakla görevli atardamarlarımız ister istemez sertleşmeye başlarlar. Çünkü damar çeperlerindeki elastik dokular, daha sağlam ve az esneyen dokular olan kolesterôl, çeşitli yağ türevleri ve hatta kalsiyum molekülleri ile yer değiştirir. Bu belki de damar içerisinde artan kan basıncına karşı vücudun aldığı bir tedbirdir. Ancak bazı insanlarda birtakım bilinmeyen nedenlerden ötürü damarları sertleştirme ve korumakla görevli bu malzeme, damar içerisine doğru çıkıntı yapmaya başlar. Bu çıkıntıların oluştuğu yerlerde oluşan tıkanıklıklar kalbe giden temiz kanda azalmalara yol açabilir. Özellikle oksijene daha fazla ihtiyaç duyulduğu durumlarda (merdiven çıkma, egzersiz yapma vb.) kalbi besleyen kandaki azalmalardan dolayı göğüste bir rahatsızlık duyulabilir (anjina). Eğer tedavisi uzun süre yapılmaz ise oksijenden eksik bulunan kalbin ilgili bölümündeki bir grup doku ölebilir. İşte kalp krizi (enfarktüs) denilen olay da budur.

Ateroskleroz da denilen anormal damar sertliklerinin nedenlerini araştıran uzmanlar, uzun süreler bunun yüksek kolesterôl ile ilişkili olduğunu düşünmüşlerdir. Zaten damarları sağlamlaştırmada kullanılan malzemelerden en önemlisi kolesterôl olduğuna göre bunun aksini düşünmek mantıksız olacaktı. Ancak bunu kanıtlamak için yapılan araştırmalar ne yazık ki çelişkili sonuçlar doğurmuştur. Aşağıda da göreceğiniz gibi yüksek kolesterôl ile damar tıkanıklığı arasında bir ilişki bulamayan, ancak izlerine medyada hiç rastlamadığımız birçok araştırma bulunmaktadır.

Bu araştırmalardan ilki, Doktor Paterson tarafından yürütülen ve Kanada’da 800 savaş gazisinin incelendiği bir araştırmadır (4). Bu araştırmanın statiksel değeri, geniş yaş gruplarını içeren araştırmalara göre daha yüksektir çünkü bilindiği gibi yaş ilerledikçe gerek kolesterôl seviyesi, gerekse de ateroskleroz olasılığı doğal olarak artacaktır. O nedenle tıpkı bu araştırmada olduğu gibi birbirine yakın yaşlardaki insanların verileri kullanılmalıdır. Araştırma süresince sürekli kolesterôl örnekleri toplanmış, yıllar sonra gaziler öldüğünde yapılan mikroskobik ve kimyasal analizlerde görülmüştür ki düşük kolesterôle sahip gazilerin damarları, yüksek kolesterôle sahip gazilerin damarı kadar tıkalı olabilmektedir. Yani yüksek kolesterôl ile damar sertliği arasında gözle görülür bir ilişki bulunamamıştır.

Benzer şekilde Hindistan’da Agora şehrinde Doktor Mahur ve arkadaşları yaklaşık 200 kadar insanın otopsisinde kolesterôl değerleri ile damar sertliği derecesi arasında bir ilişki bulamamıştır (4). Amerika’da, Polonya’da ve Guatemala’da aynı sonuçları çıkartan birçok araştırma bulunmaktadır (4). Ancak bazı araştırmalar, bu ilişkiyi yakalamıştır. Bunlardan en sık söz edileni, Boston eyaletinde Framingham kasabasında 1950’li yılların başında yürütülen geniş çaplı bir araştırmadır (4). Ancak her ne kadar doktor ve bilim adamları bu araştırmayı sürekli örnek olarak gösterse de, yüksek kan kolesterôlü ile anormal damar sertliği arasında bulunan ilişki katsayısı 0,36’dir. İstatistik bilimine dönüp baktığımızda göreceğimiz gibi istatistiksel bir ilişkinin sağlam olması için bu katsayının 0,8 ve yukarısında olması gerekmektedir. O nedenle Framingham araştırmasının bulduğu bu ilişki, neredeyse yok denecek kadar azdır. Framingham araştırmasını doğrular sonuçların bulunduğu Japonya ve Norveç araştırmalarında da bu katsayılar oldukça düşüktür ve üstüne üstlük bireylerin yaşları arasında yirmiye varan bir fark bulunmaktadır.

Doktor Ravnskov’un dikkati çektiği bir konu daha var. Şöyle ki, eğer damarların zamanla sertleşmesine ve tıkanmasına sebep yüksek kolesterôl ise, bireylerin kolesterôl seviyesi kontrol altına alındığında ya da düşürüldüğünde aterosklerozun da büyük oranda azalması gerekirdi değil mi? Aşağıdaki araştırmalarda bu hiç de beklenildiği gibi olmadı. Doktor Charles Lemis’in 1973 senesinde yürüttüğü bir araştırmada, deneye katılan 24 hastadan 16’sında kolesterôl seviyeleri düşmesine rağmen damar sertliği artma göstermiştir (4).

Aynı şekilde Doktor Demetrios Kimbiris’in Philadelphia’da başkanlığını yürüttüğü araştırmada başlangıç kolesterôl seviyesinin neredeyse 60 mg/L kadar aşağılarına düşülmesine rağmen ateroskleroz artmaya devam etmiştir (4). Hollanda’da yapılan bir araştırmada deneklerin kan kolesterôl seviyesi iki farklı kolesterôl düşürücü ilaç ile yüzde 63’ler seviyesinde düşürülmesine rağmen, deneye katılan hastaların yarıya yakınında damar sertliği daha vahim bir hal almış, birçoğunda pek bir değişiklik gözlenmemiş, çok düşük bir yüzdesinde azalma gözlenmiştir (4).

Doktor Ravnskov benzer şekilde tam 22 adet araştırmanın mevcut olduğunu belirtmekte ve düşük kolesterôle sahip bireylerin en az yüksek kolesterôle sahip bireyler kadar damar sertliği ya da benzeri bir kardiyovaskuler hastalığa yakalanma olasılıklarının bulunduğunu sözlerine eklemektedir. Ancak ilginçtir, ne Doktor Ravnskov’un, ne de Paterson, Mahur, Bemis ve diğerlerinin isimleri, her sene basılan yüzlerce sağlık kitabı ve dergisinde hiç yer almamıştır.

Bu bölümün özeti

1. Besinlerimizden sağladığımız kolesterôlün, kan kolesterôl seviyesine etkisi oldukça düşüktür. En katı diyetlerde bile kolesterôlü düşürebilme başarı oranı yüzde 4’ü geçmemiş bulunmaktadır. Bunun başlıca nedeni, karaciğerimizin, bağırsaklarımızın ve diğer bazı hücrelerimizin ürettiği kolesterôl miktarının, diyet ile alınan kolesterôlden zaten kat kat daha fazla olmasıdır (günde üretilen 2000 mg’a karşı diyet ile günde alınan 300-400 mg.

2. Serum kolesterôlümüzdeki yükselmeye asıl neden olan faktörler, yaşlanma, nikotin bağımlılığı, alkol bağımlılığı, kafein tüketimi, şişmanlık, hareketsiz yaşam, düzensiz ve yetersiz uyku, besleyici özelliği bulunmayan ve işlemlerden geçirilmiş yiyeceklerin sürekli tüketiliyor olması ve duygusal stresler gibi vücutta yıpranma ve serbest radikal birikimi oluşturan faktörlerdir. Artan bu yıpratıcı etkilere karşı vücudumuz kolesterôlü, ilgili hücrelerin hücre zarlarını sağlamlaştırmak ve geçirimsiz hale getirmek amacıyla kullanır.

3. Normal ya da düşük kolesterôl seviyesine sahip olmak, koroner hastalıklara yakalanmamayı garantileyememektedir. Araştırmaların işaret ettiği gibi normal ya da düşük kolesterôle sahip bireyler de, en az yüksek kolesterôle sahip bireyler kadar kalp ve damar hastalığı riski taşıyabilmektedirler.

4. Özellikle kadın cinsiyeti için kolesterôl, zararlı olmaktan çok aslında koruyucu bir faktördür.

5. Genetik kolesterôl metabolizması bozukluğu bulunan bireylerin (ki bu genel toplumun sadece iki yüzde 1’lik bir bölümüne hitap eder) haricindeki insanların kanındaki yüksek kolesterôlün damarlarda anormal sertliklere ve zamanla tıkanıklıklara yol açtığı düşüncesini sorgulayan ve hatta çürüten çok sayıda araştırma mevcuttur. Bunlar ne yazık ki halktan ve medyadan gizlenmiştir.

6. Doğuştan normal kolesterôl metabolizmasına sahip bireylerde “kötü huylu kolesterôl” olarak bilinen düşük yoğunluklu lipoproteinler (LDL), iddia edilenlerin aksine toplam kolesterôlden daha zayıf bir belirleyici risk faktörüdür. Buna ilaveten, tıpkı toplam kolesterôlün düşürülme girişimlerinde olduğu gibi, LDL’nin ilaç ve diyet kombinasyonları ile düşürülmesi, kalp-damar hastalıkları riskini önemli ölçüde azaltamamıştır.

7. Bu bilgilerden okurların çıkartmasını istediğimiz sonuç sudur: Anne sütü gibi en tabii bir besinde dahi bulunan ve vücutta hemen hemen bütün hücrelerin, özellikle de sinir isteminin çok önemli fonksiyonlarına katılan kolesterôl, kalp-damar hastalıklarının ne asıl nedeni, ne de kuvvetli bir belirleyici risk faktörüdür. Kalp ve damar sağlığını düşünen okurların, 2. maddede sözü edilen yıpratıcı fiziksel ve psikolojik streslere karşı ciddi yaşam tarzı değişikliklerine gitmesi gerekmektedir. Bu konuyla ilgili daha detaylı açıklamalar ve tavsiyeler kitabımızın son bölümünde bulunmaktadır.

1) Yumurta, Kolesterôl Suçlusu Olabilir mi?,Dr. Cemil Demirus.f301.mail.yahoo.com/dc/launch?.rand=2ad6g602i57mr
2) UCLA Extension, Fitness Instruction Bölümü, Introduction to Nutrition kursu ders notları, öğretmen Sheri Barke MPH, RD.
3) Nourishing Traditions, Mary G. Enig, HPD ve Sally Fallon
4) The Cholesterol Myths, Uffe Ravnskov, MD.

Kolesterol Bir Düşman, Değil mi



Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

Related news

  • Etiket: uzun elbise
  • Spiral Kurabiye Tarifi
  • Alzheimera Ne İyi Gelir: Alzheimer Bitkisel Tedavisi
  • Edirne Usulü Ciğer Tava Videosu
  • CittaSlow Yavaş Şehir’’ Seferihisar

  • Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi

    Kolesterol Bir Düşman, Değil mi